Sırf 4:02’den devamının güzelliği için beş kere on kere yüz kere dinleyebilirim.
Kaynak: youtube.com
Fotoğraf albümü, Job's Wife kullanıcısından 11.362 yorumla yeniden blogladı
Luka Kilkovac - Demersal, 2012 - colored ink in water
Kaynak: alecshao
Fotoğraf albümü, Life is a Danceable Tragedy kullanıcısından 99 yorumla yeniden blogladı
Kaynak: danceabletragedy
Ne biliyim belki de “Tanrım” demeliydim.
”Tanrım. Bu ömrü-hayatım boyunca bana yalnızca bir kere gecenin karanlık, ayın siyah tarafını göster. Bir kere göreyim ve anlayayım yoklaşmanın ne demek olduğunu. Bu sayede varlığın yaşandığı her gün sana şükredeyim, diyeyim ki; ‘Tanrım, sonsuz şükürler sana’ Elimdeki avucumdaki kalsın, sana başka adaklar başka bakirler sunayım.”
E ama demedim. Demiş kadar oldum ama demedim. Hoş, desem de boş duvara konuşmuş gibi olucaktım. Bizim kozmozla çok da ilgili olmadığı aşikâr bir Tanrı’ya ÖlümsüzEce ayakları çeksen ne çekmesen ne. Ki sanıyorum ki aşna fişna olsaydık da alıcağım cevap “Sttr ordan piç!!”ten başkası olamazdı. Bilemeyiz. O tanrının problemi gibi gözüküyo şu an. Senin-benim-bizim problemimiz çok başka. Derin mevzuular onlar. Hiç girmeyelim. Zaten mevzuya girme konusunda ‘akvaryumdan kaçıp da denize atlayan balık’ kadar iştahlıyımdır bilirsin. Bilirsin bilirsin. Bildiğini bilirim de sen de iyi bilirsin. Böyle ayrı düşmeleri göğüsleyemediğimi, ufak ayrıntılara takıldığımı, hele ki şunun şurasında önemli sınavlara 3 haftadan daha az bi zaman kala böyle bi duvara çarpma etkisiyle ders çalışma azmimin -olduramadığım azmimin- düşüceğini, sana hala annesini emen bebek kadar bağlı olduğumu, püiyyy daha neler neler bilirsin de çok üstünde düşünmezsin. İşte o da benim bildiğim kısım.
Herşeyimi damlasına kadar bilirsin de en çok korktuğum anda seni aradığımı, seni bulamayınca da Titanic’ten daha da hızlı battığımı bilemedin mi çok merak ediyorum. Gerçi, pardon, artık merak edemiyorum. Adı kabullenmek mi, hayata kaldığı yerden devam etmek mi, siklememek (?) mi, artık her neyse onun gerekli olduğunu özümsedi beynim. Nasıl yaptı bilmiyorum da bu sefer çok güçlü çıktı. Tabii bunda beni güldürmek için Beşiktaş’ın ortasında şebeklikler yapan, Beatles’da çakırkeyifliğime keyiflik katan, gözyaşlarımı silen, alnımdan öpen arkadaşlarımın bi de annemin de katkısı olmuş olabilir.
Çok iyi oldu çok da güzel oldu. Hele seni en son çok mutlu, huzurlu, sağlıklı gördüm ya ohh herşey tamamlandı. Ben biraz çok sanıyorum. Hani sanıyorum ki, bak kafaya bak, biz kaç senedir birlikteydiiiik, hani en azından bi burukluk oluuur bi bişeyler ne biliyim belki hemen alışamazsın hemen yatışamazsın falan sanıyorum. Kadın zekası. Şu noktada kabul ediyorum ki biraz komik bu kadınzekası. O saydıklarımın hepsini ben yaşarım, sen hemen gözden çıkardığın biri için yaşamazsın. Ne kadar çabuk gözden çıkarıldığımı anlayamadım ben. Sen de o çok sevdiğin şarkıların bir erkek tarafından bir kadın için yazıldığını anlayamamışsın heralde.
Bişeyleri kaçırıyoruz yaşarken, başını kaçırınca devamını anlayamıyoruz. Ben başını bayağı bayağı kaçırmışım o yüzden devamını toplayamadım. Ama bu yazının başını da götünü de topluyorum mesela. O da konuşma kabilietiyle alakalı. Susmayı öğrenemedim. Susunca patladığım için olabilir. Zaten, mükemmel değilim, olamadım e olamam da. Sen de eksikliyi, kusurluyu sevmezsin. Bakalım hangimiz mükemmel’e daha çabuk ulaşıcak. O da ayrı bi konu. Daha sonra konuşmak lazım. Da şimdiden söyliyim, dünyanın hiç bi yerinde o senin kafandaki “mükemmelkadın” yok. Çünkü öyle bi dünya yok. Ha sanma ki yalnız kalıcaksın, ağlıcaksın, ölüceksin, bi sevenin seviştiğin olmicak. Onlar olucak, illa olucak billa olucak. Ama hepsinde mutlak bir kusur çıkıcak. Hatta çoğuyla aradığın mutluluk’u bulamicaksın. Ama şimdi daha mutlu gözüküyosun. O daha da güzel, en güzel değil mi? Bence şahane. Bi insanın 1 senede elde edemediği mutluluğu bir haftada elde edebilmesi onulmaz, erişilmez bir başarı, özel bir kabiliyet.
Zeki insanlar, genel olarak yalnız kalırlar, kendilerine uygun eş bulamazlar diyollaaağ. Çok mu zekisin, ya da tam bir aptal mısın emin olamıyorum bu lafın üstüne. Zeki olduğunu umup kendine bi Marie Curie bulduğunu görmeyi arzuluyorum. Gerçi, o sana anlattığım hikayedeki kemancı kadın ve profesör gibi bi hayat sürmeyi arzularken bi anda çat!!! çirkin bir Madam Curie’yle seni görmek de pek hoş olmicak kabul ediyorum. Ama bu artık benim tercih edebiliceğim bişey olmaktan çıktı.
İşin özü, Ana’yı bir oda orkestrasında keman çalarken görüp ona aşık olan ve ölene kadar da Ana’dan asla ayrılmayan doktor Roberto Blaum’un hayatı yalnızca bir hikayeden öteye geçemiyor. Uyumadan önce okuyup, sabah uyandığımda hatırlayacağım, belki gülümsetebilicek, uydurma, kıçı kırık “sonsuz aşkın müjdecisi” hikayenin teki. Hepsi o. Ama kendimi teslim etmeyi, kurdeleye bağlayıp, hadi al senin olsun, demeyi sevdiğim için o bokum gibi hikayenin lokum gibi gerçekleşebiliceğini sanma gafletine düşebiliyorum. Haklısıııın tamaaaam. Çocukluk. Özgüven eksikliği belki. Belki çocukluğuma inmek lazım, bilinçaltımı açmak lazım , onu yapmak lazım bunu söylemek lazım, işe şurasından başlayıp burasında bitirmek lazım vs vs vs. Yapıcak çok iş, hala söylenicek çok söz var. Ne zaman ki benim sana söylicek sözlerim biticek, o zaman biliyorum burda bi yerde cildimin altında kalan “sen” de biticeksin de keşke daha tatlı bitebilseydin. Hani keşke bi kere en azından bi lunapark’a gidebilseydik. Ne biliyim Death Note’u izleyebilseydik. Bi gece yanında uyanıp, bi sabah seni denizin içinde sıkıştırırken görebilseydim kendimi. Doğruyu söylemek gerekirse, bunların olması için muhakkak ki sevgili olmak koşulumuz yoktu. Yani günün birinde hiç sebep yokken çıka gelip Berfin hadi gidiyoruz, şunları yapalım diyebilirdin. Ama diyemezsin, o da seninle ilgili küçük ayrıntılardan biri.
Artık adını duyunca Ruhi Bey’in solgunluğunu yaşıyorum:
Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
Yanmış bir limonluktaki
- Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
Sesini hiç eksiltmeyen -
Ama bilmez miyim ben
Bilmez miyim hiç
Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
Kısacık bir zaman olmalıydı elimde
Turfanda meyva gibi bir zaman
Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
Geçerek erguvanların dönemecinden
Leylakların dörtyol ağzından
Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
Acının dudaklarına ve geçmişin
Bir yaban gülü yaprağı gibi beni
Ama ne gezer.
Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.
Koylardan
Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
Ayırmasam kendimi
Diyorum ayırmasam
Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
Cepleri yüreği cepleri
Ayırmasam da ben
Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
Bu kımıltısız gövde
Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O mütiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
Tam olarak anlaması bu kadar kolay, ya da zor. Bu kadar uzun ya da kısa. Aman tüküriyim her ne boksa artık.
Çok afedersin ama şimdi o bayıldığım kırmızı dudaklarının benden uzakta nefes alıcağını düşününce parmaklarımla göğüs kafesimi yarmak istiyorum.
Neden bilmiyorum neşeliyim. Gülümseyip duruyorum. Sonra?
Yine ağlayarak uyandım yine bütün gün hiç bişey yemediğim için annemin sıkıştırmalarına maruz kaldım. Geçicek geçicek geçicek. Sonra?
Bi anda sonsuzlukta kaybolmuş gibi oldum. Bişeylerle uğraşmayınca karadeliklerde yokolucak gibi hissediyorum. Dünyadaki tüm insanlar bi anda yokolmuş gibi.
Karanlıktan bi de sifondan korkuyorum biliyosun, beni sifonun carcar çalıştığı kapkaranlık bi tuvalette bıraktın. Hoş mu?
Yine uyumaktan, uyanmaktan korkuyorum. Hoş mu?
Yanyana mutlu olamadık, ayrıyken mutlu olucağımızı düşünücek kadar aptalız. Bu hoş mu?
“Beni biraz al n’olur” dememek için kendini tutmak ne zormuş.
En kötüsü ben burda erirken sen orda mutlu huzurlu..
Cenetten tek başıma çıktım. Uyuşturucumu az önce almıştım gözlerim buğu buğu. Nereye yürüdüm bilemeden Nişantaş’ına geçip Berkay’a raporumu verip kendimi yeniden dışarı attım. Sokaklar kirli, niye?
Bu küçük Berfin’i abdalderviş sanıp Nişantaşı’ndan Beşiktaş’a kadar yürüdüm. Hava aydınlık, ne garip. Birlikte geçtiğimiz tüm yollar, attığımız bütün adımlar, şurda oturduk, şurda konservatuara hazırlanırken beni dinledin, şurda seni öptüm, burada ağladık, şurası terk edildiğimde gittiğim bank, burası terk etmeden önce birlikte oturduğumuz çimenler ….. diye diye tüm Beşiktaş’ı arşınladım.
Sen beni hiç sevemedin. Olsun.
Beşiktaş’tan da Mecidiyeköy’e kadar yürüdüm. Kaç kilometre arşınladım? Kim bilir. Ne önemi var.
En zor anlarımızda oturduğumuz Robert’s Coffee, Cakıld’s Cafe olmuş. Üzülmedim. Kısaboylu çirkin gay garsona en acısından bi esspresso söyleyip senin yerine de içtim. Kafein hassaslığım mı var demiştim? Unutmuşum. Robert’s’ta pardon Cakıld’s’ta son sigaramı da içip kalktım. Sigarayı bıraktım. Lık diye. Tıpkı sevişmeyi bıraktığım gibi. Bilirsin ikisi birlikte güzeldir. Ayrı ayrı hiçbirinin ne tadı çıkar ne anlamı kalır.
Önümden 48ler geçti. İçinde miydin? Hayır. Nişantaşı’ndan beri, Beşiktaş’ta Mecidiyeköy’de, evin önünde. Her yerde, geçtiğim her yerde önümden salınan bütün otobüslerin içinde sen vardın. Eve dönerken, ellerimle tüm vücudumu kontrol edip kendime “Bişey eksik. Bişey. Bi yerde bişeyimi unutmuş olmalıyım.” Galiba seni unutmuşum. Cennet’te seni elimden düşürüp, yere çarpma sesini duymadığım için geri dönüp bakmamışım. Mutsuz musun? Sanmıyorum.. Beni sevdiğin için mi düşmeyi tercih ettin. Sanmıyorum.
Yarın belki öbür gün belki başka zaman Beatles’tayım. (Belki karşılaşırız bi barda, belki dönüp bakmazsın. Hiç olur mu olur mu? Olur mu? Güzel gözlü güzel çocuk, unuttun mu? Sadece bir öpücükle aşık oldun mu? Şimdi her şey yanmış kül olmuş, zamanımız yok. Sen yalnız ben yalnız hiç olur mu?)
Birlikte hiç lunaparka gitmedik. Keşke gitseydik diyemiyorum.
Üç gün öncesine kadar geçmişte öptüğün tüm kadınlar, sana dokunan tüm çirkinler ciğerlerimi parçalardı hatırladıkça. Şimdi, birini bulucaksın, sarılıcaksın. Göğsüne bakıcaksın, iki tane vampir ısırığı izi gibi duran benleri olmicak. Belki dudakları kalın olur. Onlarla mı avunucaksın? Ben? Upuzun boylu uzun kıvırcık saçlı birinin kucağında “Efe’yi unuttum, çok mutluyum!” mu dicem? Der miyim? Kısmet..
Sana son bir sır veriyorum, eve geldim, oramdan buramdan kanlar damlıyor. 5-6 gün gecikti, stresten üzüntüden duygusal problemlerden diyolar. Stres, üzüntü, duygusal problem? Bunların anlamı var mı? Peki asıl soru, şimdi kim elini karnıma koyup, sonra dudaklarını yaklaştırıp hohlayıp, ısınması için çaba harcarken “Karnın mı ağrıyomuş seniiin?” diye sorucak? Artık önemi kaldı mı?
Mutlu olmak istiyorum, dedin. Mutlu ol. Bensiz. Mutlu. Mümkün mü? Mümkünmüş. Hayatta her şey mümkün kuzum. Hiç sevemedin. Olsun.
Peki, omzundaki yük ben miydim? Şimdi hafifledin mi?
Fotoğraf albümü, ✝ meow kullanıcısından 2.651 yorumla yeniden blogladı
“Ay bu ne bu ne bu neeeeeee!!!” diye bağırmaktan bi an başım döndü
Fotoğraf albümü, ✝ meow kullanıcısından 17.865 yorumla yeniden blogladı
Hey Jude - Illustrated Lyrics
Kaynak: behance.net
27 sayfadan 1. sayfa